Çini Ustasının Sabrı
Küçük bir Anadolu kasabasında, yüz yıllık bir çini atölyesinin tozlu raflarında uyuyan tabaklar, sanki birer hazine sandığı gibiydi. Her biri, içinde barındırdığı desenle eski bir hikâye fısıldardı. Atölyenin son ustası, yetmişlik Ali Rıza, elindeki ince fırçayla bir lale motifine son şeklini verirken birden durdu. “Bak evlat,” dedi çırağına, “bu çini sadece toprak ve boya değil. Burada bir padişahın saltanatı, bir aşığın sevdası, bir yaprağın kıpırtısı var. Onu anlamazsan yaptığın sadece bir karo olur.” Çırak, ustanın gözlerindeki derin ışıltıyı fark etti. Bu sadece bir sanat değil, bir medeniyetin kendini anlatma biçimiydi. Ali Rıza, fırçayı bir kez daha daldırdığında aslında geçmişle gelecek arasında bir köprü kuruyordu. Ona göre her çini, bir kültürün hafızasını taşıyordu ve bu hafıza kaybolursa insanların kendi köklerini hatırlaması da güçleşirdi. Atölyenin duvarlarındaki mavi, turkuaz ve kırmızı renkler aslında suskun birer şairdi. Ali Rıza’nın en büyük korkusu, bu şairlerin sesinin duyulmaz olmasıydı. İşte bu yüzden her gün aynı titizlikle çalışıyor, her fırça darbesine bir dua gibi anlam yüklüyordu.
Metinde geçen “Bu şairlerin sesinin duyulmaz olması” ifadesiyle anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?
A)Çinilerin üzerindeki desenlerin solması ve renklerin kaybolması
B)Kültürel değerlerin ve geçmişin anlamının gelecek nesillerce fark edilmemesi
C)Ali Rıza’nın konuşmayıp sadece fırçayla çalışmayı tercih etmesi
D)Atölyede çalışan çırakların yeterince ses çıkarmaması